Dilsel Görelilik: Sapir-Whorf Hipotezi

Dil sadece anlatma aracı değil, düşünme biçimi. Kelimelerin varsa, o şeyi düşünebilirsin. Başka bir dil öğrenince, sadece kelime haznen artmıyor; olaylara bakış açın da genişliyor. O yüzden bir dili öğrenmek, yeni bir kültürü anlamaktan daha ötesi: başka bir insan gibi düşünmeyi denemek.

Dillerin sadece iletişim aracı olduğunu düşünmek kolay. Her gün konuşuyoruz, yazıyoruz, okuyoruz ve çoğu zaman bu kadar. Ama Sapir-Whorf hipotezi bu basit kabulü biraz sarsıyor. Bu kurama göre, konuştuğumuz dil, dünyayı nasıl algıladığımızı ve nasıl düşündüğümüzü şekillendirir. Hatta biraz ileri gidersek, neyi düşünüp neyi düşünemeyeceğini bile dilin şekillendirebilir.

Edward Sapir ve öğrencisi Benjamin Lee Whorf'un 20. yüzyılın ilk yarısında geliştirdiği bu hipotez, dil ile düşünce arasındaki ilişkinin görmezden gelinemeyecek kadar güçlü olduğunu savunur.

Sapir-Whorf hipotezi iki ana biçimde yorumlanır:
Güçlü versiyon, dilin düşünceyi kesin olarak belirlediğini iddia eder. Yani, konuştuğun dil neyi düşünebileceğini de belirler.
Zayıf versiyon ise, dilin düşünceyi sadece etkilediğini; yani dünyayı algılama biçimimizin dilimiz tarafından yönlendirildiğini ama onunla sınırlı olmadığını savunur. Günümüzde akademide daha çok bu ikinci yaklaşım kabul görür çünkü daha esnektir ve deneysel olarak desteklenebilir.

Teoriyi daha somut hale getirmek için bazı örnekler:

Eskimo-Aleut dillerinde “kar” için çok sayıda kelime olduğu sıkça dile getirilir. Inuit dillerinden biri olan Yupik dilinde farklı kar türlerini ayıran birçok kelime vardır. Örneğin:

  • qanuk: havada yağan kar tanesi
  • aput: yerde birikmiş kar
  • piqsirpoq: rüzgarla savrulan kar
  • qimuqsuq: yerde sürüklenen kar

Bu ayrım, karla iç içe yaşayan toplumların çevrelerini çok daha ayrıntılı bir şekilde tarif etmelerine olanak tanır. Biz “kar yağıyor” der geçeriz; onlar yağan karın rüzgârla mı savrulduğunu, yerde mi biriktiğini ya da havada mı uçuştuğunu daha baştan tanımlar.

Bir başka örnek Rusçadan: Bu dilde açık mavi ve koyu mavi için iki ayrı kelime vardır:

  • голубой (goluboy) – açık mavi
  • синий (siniy) – koyu mavi

Araştırmalar, Rusça konuşanların bu iki tonu daha hızlı ve net ayırt edebildiğini gösteriyor. Türkçede ise “mavi” diyerek geçiyoruz; ton farkları için sıfat kullanmak zorundayız. Bu da algısal hassasiyeti etkileyebiliyor. Tabii bu artık bizde de mavi-lacivert şeklidne bir ayrıma dönüşmüş durumda.

Zaman algısı üzerine Hopi yerlilerinin dili de sıklıkla örnek verilir. Hopi dilinde zaman; bizim gibi kronolojik bir çizgide değil, olayların gerçekleşip gerçekleşmemesi üzerinden tanımlanır. Yani onların dili, zamanı fiziksel bir ölçü gibi değil, deneyimsel bir bağlamda ifade eder. Zamanı bizim anladığımız şekilde “geçmiş – şimdi – gelecek” olarak ifade etmezler. Onlar için zaman; “gerçekleşmiş” ve “gerçekleşmemiş” olaylar olarak ayrılır. Bu, onların zamanı algılama biçimini kökten farklılaştırır.

Ve yön duygusunu ele alırsak, Avustralya’daki Guugu Yimithirr dili konuşucuları sağ, sol, ön gibi kişisel yönleri kullanmaz. Her şey coğrafi yönlere göre tanımlanır:

  • "Batıdaki elimi kestim."
  • "Kuzeye dön ve doğuya doğru yürü."

Bu dili konuşanlar, bulundukları konuma göre sürekli yön farkındalığı içinde yaşarlar. Bu durum da, düşünme ve mekânsal hafıza yetilerini doğrudan etkiler.

Tüm bunlardan benim çıkardığım şu: Dil sadece anlatma aracı değil, düşünme biçimi. Kelimelerin varsa, o şeyi düşünebilirsin. Yoksa, ya yaratman gerekir ya da gözden kaçırırsın. Başka bir dil öğrenince, sadece kelime haznen artmıyor; olaylara bakış açın da genişliyor. O yüzden bir dili öğrenmek, yeni bir kültürü anlamaktan daha ötesi: başka bir insan gibi düşünmeyi denemek.

Sapir-Whorf hipotezi mutlak bir doğru olmayabilir ama şunu kabul etmek zor değil: dil ve düşünce arasında ciddi bir bağ var. Neyi nasıl konuşuyorsak, zamanla öyle düşünmeye başlıyoruz. Oy verme sorumluluğu olan insanların gözden kaçırmaması gereken bir şey.

Read more